Avusturya eski Dışişleri Bakanı Kneissl: Dünyanın ağırlık merkezi değişiyor

Birçok farklı ulustan gazeteci, araştırmacı ve akademisyen, Nişantaşı Üniversitesi ile Harici.com.tr dış politika analiz portalının iş birliğinde düzenlenen, “Geleceğin Enerji Merkezi Türkiye” adlı panelde buluştu.

Panelin konuşmacılarından, Avusturya eski Dışişleri Bakanı Karin Kneissl, etkinlik sonrası Cumhuriyet’in sorularını yanıtladı.

Rusya-Ukrayna Savaşı, orta vadede Avrupa ve ABD arasında bir çatlak yaratır mı?

Irak Savaşı’na yönelik hazırlıkların sürdüğü ortamı hatırlayalım. NATO ve AB içinde çok güçlü çatlaklar vardı. Çek Cumhuriyeti, Polonya ve Macaristan gibi yeni üyeler o günlerde Irak’a saldırmaktan yanaydı. Öte yandan Almanya ve Fransa çok daha isteksizdi ve ‘savaşa hayır’ diyorlardı. Avro krizinde sürtüşmeler arttı. Almanlar İtalyanlar ve Yunanlılara bütçe sorunlarını nasıl çözeceklerini telkin ediyorlardı. Buna ek olarak, 2015’teki göçmen krizi nedeniyle bir Doğu-Batı ayrışması yaşadık. Polonya ve Macaristan gibi ülkeler, açık sınır politikasına katılmayacağız derken, Almanya ve Fransa farklı bir tutum sergiledi. Dolayısıyla Kuzey ile Güney ve Doğu ile Batı arasında pek çok uçurum var ve her AB ülkesinin, Washington ve transatlantik ittifakları ile farklı nitelikte ilişkileri var.

ABD’YE YÖNELİK GÜVEN KAYBI

Bugünlerde, dünyanın bir numaralı finans merkezi olan ABD’ye yönelik bir güven kaybı yaşanıyor. Bunu özellikle Suudi Arabistan ve Katar’dan gelen Orta Doğulu yatırımcılar yaşıyor, çünkü milyarlarca dolarlarını kaybettiler ve kaybedilen sadece para değil. Avrupa ve İsviçre mevzuatında hukukun nasıl çarpıtıldığını gördük. Dahası, geçen hafta sonu bir öğleden sonra her şeyin alt üst olduğuna şahit olduk. Tabii ki finansal sistem üzerinden bir baskı var. ABD ve diğer paydaşların baskısı var. Fakat ben bu çatışmanın yakın zamanda sonlanacağını düşünmüyorum. Herhangi bir şekilde bir sonuç alınacağını da hayal edemiyorum, edemeyiz. Bu açıdan size bir senaryo sunmam pek de ciddi olmaz. Söyleyebileceğim tek şey savaşta kaybedenlerin çok olduğudur. Kazanandan çok daha fazla kaybeden var.

10 yıl önce, “Parçalanmış Dünya, Küreselleşmeden Geriye Kalanlar” adını verdiğim bir kitap yazdım, çünkü o yıllarda ‘küreselleşmenin tersine işleyeceği’ bir dünyaya doğru gittiğimizi ve 2009-2010 ekonomik krizinin, şu anda olanları tetikleyeceğini düşünüyordum. Bankacılık sektöründe yaşananlar, enerji krizi ve [yüksek] enflasyon gibi olaylardan bahsediyorum. Ancak şu anda gördüğümüz şey sadece bir parçalanma değil. Bunun bir tür ‘atomizasyon’* olduğunu söyleyebilirim.

“ERDOĞAN, ESAD’LA ASLA GÖRÜŞMEM DEMİŞTİ…”

Savaşın mevcut seyri hakkındaki gözlemleriniz nelerdir? Ufukta bir çözüm var mı, yoksa tıpkı Suriye’de olduğu gibi savaşan tarafları ve bölge ülkelerini istikrarsızlaştırmaya devam mı edecek?

Suriye ile karşılaştırmanız ilginç, çünkü son röportajlarımda bunu birkaç kez dile getirdim. Evet, söz konusu durum başta vekalet savaşları olmak üzere pek çok açıdan Suriye ile mukayese ediliyor. O halde, o günlerde sıkça dile getirilen “Esad gitsin” mantrasını ele alalım, bugün de herkes hep bir ağızdan “Putin gitsin” diyor. [Oysa] müzakereleri görüyorsunuz. Esad şu anda rehabilite edilmiş durumda ve dünya sahnesine geri dönüyor. Suriye Arap Birliği’ne yeniden girecek. Büyükelçilikler geri açıldı ve Rus diplomasisi Şam, Ankara ve Moskova arasında bir tür üçlü diyalog üzerinde çalışıyor. Belli ki bir şeyler olacak. Yanılmıyorsam Cumhurbaşkanı Erdoğan, Esad’la asla görüşmem demişti. Oysa sonunda hep müzakere masasına geri döneriz. Fakat Avrupa Birliği bu savaşa, savaş alanında karar verileceğini söyleyerek kendini tekrarlıyor ki bu bir saçmalık.

Yaşanmış en büyük savaşlardan biri olan ve Protestanlarla Katolikleri karşı karşıya getiren Otuz Yıl Savaşı’nı ele alalım. Avrupa’nın yarısı bu savaşta ölmüştü, fakat sonunda Vestfalya’da anlaşmak zorunda kaldılar ve Yeni Dünya Düzeni kuruldu. Buna Vestfalya düzeni de deniyor ve uluslararası ilişkilerimizi yürüten egemenlerin, egemenlik eşitliğini esas alan bu düzen hala bizimle. Dolayısıyla, Rusya-Ukrayna Savaşı’nın da müzakere edilmesi gerekecek ve bu müzakereler, düzenli müzakere merkezleri olan Cenevre ya da Viyana’da değil İstanbul’da, Pekin’de ya da Budapeşte’de yapılacak. Neden mi? Çünkü siz büyük NATO ortaklarından daha tarafsız bir diplomasiye, daha sağlam bir diplomatik anlayışa sahipsiniz. Dünya değişiyor ve her şey bu merkezlerde olup bitiyor, Cenevre’de değil.

“AVRUPA AÇIKÇA TARAF TUTUYOR…”

Çin’in girişimiyle, İran ve Suudi Arabistan arasında bir uzlaşı süreci başlatıldı. Çin neden böyle bir rol üstlendi? Yakın gelecekte farklı sorunlarda benzer roller üstlenebilir mi?

Riyad ve Tahran arasındaki bu yumuşamanın temelleri Umman tarafından atılmıştır. Umman diplomasisine derin saygı duyuyorum. Seleflerimizin kapattığı, Maskat’taki büyükelçiliğimizi yeniden açtım, çünkü Sultan Kâbus bin Said’in mirasının hayranıyım. Sadece o da değil. Umman’da, iyi eğitimli ve yetenekli diplomatlardan oluşan bir ekol var. Suudi Arabistan ile İran İslam Cumhuriyeti arasındaki uzlaşma ya da yakınlaşma birkaç ay önce başlamadı. Zemin daha önce hazırlanmıştı, ancak bazı aksaklıklar yaşandı. Çünkü Yemen ve Irak’ta olduğu gibi; ne zaman büyük bir dram yaşansa, bu müzakereleri de etkiliyor.

Son birkaç yılda ve bakan olduğum dönemde pek çok kişi; “Çin önemli bir aktör, ancak jeopolitik gücünü yansıtamıyor” diyordu. Uzmanların söylediklerinin özeti buydu. Son yıllarda Çin’in bunu yansıtabileceğinden oldukça emin olduğumu söylüyorum. 2017’de “Transatlantik’ten Pasifik’e Dünya Düzeninde Nöbet Değişimi” adlı bir kitap yazdım. Ve işte buradayız. Umman zemini hazırladı ama Çin’in baskı yapması gerekiyordu. Umman, Suudiler ve İranlılara hadi el sıkışın diyemez ama Çin bunu yapabilir. Çin’in şu anda her iki ülkeyle de çok güçlü bir stratejik ortaklığı var ve her iki ülke de bununla yakından ilgileniyor. Bu da İran İslam Cumhuriyeti’ne son 40 yıldır hiç sahip olmadığı bir manevra alanı sağlıyor. Çinliler de İran söz konusu olduğunda ABD yaptırımlarını umursamıyorlar. Suudi Arabistan da savaştan çıkmak istedi ve manevra yaparak kendisini görünür hale getirdi. Bu [neresinden bakarsanız] bir kazanç.

Ukrayna’ya gelince, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski [Çin’in sunduğu] 12 maddeye ilgi gösterdi. Ancak Çin’in bu girişimi Brüksel ve Washington tarafından çok kaba bir şekilde reddedildi. Her ikisi de bunun bir barış planı olmadığını, sadece bir başlıklar listesi olduğunu söyledi. Bu durumda Çin baskı uygulayabilir, ancak Avrupa Birliği kendi eylemleri nedeniyle her türlü diplomatik rolün dışındadır, çünkü çok açık bir şekilde taraf tutmaktadır.

Geçmişte düşünce kuruluşlarıyla konuştuğumda dünya düzeninin Atlantik’ten Pasifiğe geçmesine pek sıcak bakmadıklarını gördüm. “Evet, İpek yolu inisiyatifi gibi adımlar yatırımcılar için iyi olsa da Çin’in gücünü uzak diyarlarda gösterebiliyor olması gerekir” diyorlardı. Bugün Çin bunu yapabiliyor.

“DEREYİ GÖRMEDEN PAÇALARI SIVAMAMAK GEREK…”

Türkiye’de seçimler yaklaşıyor. Muhalefet bloku iktidara gelmesi halinde mevcut hükümetten farklı bir dış politika yönelimine girebilir. Bu durum küresel dengeleri nasıl etkiler?

Seçimler konusunda çok detaylı bilgi sahibi değilim, ancak dereyi görmeden paçaları sıvamamak gerek. Akademisyenler için tahminlerde bulunmak ve makaleler yazmak keyifli olsa da 14 Mayıs’ta nasıl bir görüntüyle karşılaşacağımızı bilmiyoruz. Buradaki mesele başa gelecek hükümetin ne kadar pragmatik olacağıyla ilgili. Zamanı geldiğinde en katı ideolojik politikalar izleyen liderlerin bile ne kadar pragmatik olabildiğini biliyoruz.

* Atomizasyon: Küçük parçaları daha küçük parçalara ayırma; parçalanma, dağılma.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*