Kadınlar Göründükleri Gibidir

Erkekler davrandıkları gibi, kadınlarsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Bu durum, yalnız erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri değil, kadınların kendileriyle ilişkilerini de belirler. Kadının içindeki gözlemci erkek, gözlenense kadındır. Böylece kadın kendisini bir nesneye –özellikle görsel bir nesneye- seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur.” 

John Berger, Görme Biçimleri isimli kitabında toplumsal cinsiyet açısından bakma-görme eylemini bu şekilde açıklar ve devam eder: “Bizi çevreleyen dünyada kendi yerlerimizi görerek buluruz.”(1)

Bir kadınlar günü daha geldi çattı. Anlamından koparılmış ve içi boşaltılmış birçok kutlamaya, mesaja ve kadına özgü ürünler odaklı pazarlama faaliyetlerine maruz kalıyor olsak da kutlansın, konuşulsun ve tartışılsın.

Kadınlar gününü anmaya, kutlamaya ihtiyaç kalmayana kadar devam etsin. Bu yazıda tüm bu kutlamalara farklı bir gözle bakabilmenin önemini anlatmak istiyorum. Artık bizlerin de birer yayıncıya dönüştüğü etkileşimli ortamda, her birimiz bu türlü günlere dair içerikler üretiyor ve paylaşıyoruz. Çoğunluğu birbirinin benzeri ve tekrarı olan paylaşımlardaki bakış açısının kitlesel medyada sunulandan pek de farklı olmadığını görmek mümkün.

Çocukluğumuzdan itibaren maruz kaldığımız gerek televizyon, dergi, gazete gibi geleneksel medyada, gerekse sosyal medyada yer alan içerikler, haberler, filmler, reklamlar ve benzeri tüm üretimler egemen kültür ve ataerkil sistemin devamlılığının sağlanmasında önemli bir rol oynar. Genel olarak erkek iktidarını pekiştiren medya içerikleri, kadını erkek bakışıyla yansıtır ve kadınlık, ataerkil sistem içinde kabul görmüş değerler ile temsil edilir. 

Popüler kültür ve medyanın en büyük başarısı herhangi bir konuyu normalleştirmek ve meşrulaştırmaktır. 

Bunu özellikle kadın ilişkili içeriklerde görüyoruz. Kadın bedeni ve temsilleri, popüler kültürü besleyen en önemli kaynak olan medyada yer alan programlar, filmler, içerikler, haberler, fotoğraflar ve reklamlarda belli kalıplar içinde kullanılır. Kadınların medyada yıllar içerisinde seyirlik bir imgeye, cinsel bir nesneye ya da iyi anne, iyi gelin, iyi eş gibi kalıplara dönüştürüldüğüne şahit olduk ve olmaya devam ediyoruz. 

Kitlesel medya ile bağlantılı olarak bakma-görme ilişkilerini inceleyen Sennett; medyanın insanların sahip olduğu enformasyonu artırırken onlardan beklenilen davranışın, gözlem, pasif katılım ve bir çeşit röntgencilik olduğunu ifade eder.(2) Kitlesel anlayışı çoktan geride bıraktığımız bu yüzyılda, medyada etkileşim halinde hem alıcı hem etkileyici hem de üretici olma gücüne sahibiz. Ancak tekrarlayan ve benzer içerikler karşısında uyuşma ve röntgenci konumunda olma ihtimalimiz hala devam ediyor.

Belli kalıpların sürekli kullanılarak tekrar edilmesi ve bu yolla normalleştirilmesi sonucunda, kadının kendine bile dışarıdan ve de çoğunlukla da erkek bakışıyla baktığını söylemek mümkündür.

Özellikle reklam filmlerinde kadınların gösteriliş kalıplarına bağlı olarak tüm tüketimler bu kalıplaşmış algılar üzerinden gerçekleşir. En basitinden kozmetik sektöründe kadınların nasıl görünmesi gerektiği üzerinden sunulan ezberler, herkes tarafından kanıksanır ve adeta fabrikadan çıkmış pembe peluş oyuncaklar gibi benzer görünümler tüketim gerçekliğinin sonucu olarak ortaya çıkar.

Medya ve popüler kültürün hizmet ettiği normalleştirme ve meşrulaştırma, ne yazık ki kadına yönelik şiddet konusunda da işlevini yerine getiriyor. Bir tane daha duymaya tahammülümüzün kalmadığı şiddet vakalarının haberlerde ve sosyal medyada sunuluş biçimi en çözüme muhtaç alanlarımızdan biridir.

Medya içeriklerinde çoğunlukla erkek ve kadın arasındaki biyolojik farklılığın esas alındığına, kadınların doğaları gereği itaatkar, pasif, bağımlı; erkeklerin ise, saldırgan, aktif, güçlü olarak resmedildiğine tanık oluyoruz. Böylece, farklılıklar zıtlık haline getirilip, insani ilişkiler yeniden tanımlanıyor. Eşitsiz ilişkilerin yaygın olduğu modern kapitalist toplumlarda, bu durum eşitsiz konumda olanlar için potansiyel bir tehdit ile birlikte yaşama anlamına gelir. “Gündelik ilişki kurma tarzları sınırlı, izole edilmiş ortamlarda yaşayan çok sayıda kadın; şiddeti, sanki günlük hayatlarının olağan bir uzantısı olarak kabullenir ve içselleştirir.” Bu nedenle olayların ve özellikle şiddetin hikayeleştirilmesinde, kullanılan her söz ve düşünce aktarımı toplum içinde eşitsiz ilişkilerin pekiştirilmesinde önemli bir rol üstlenebilir.(3)

Medyada kadın bedeninin kullanımı ve şiddetin yer alış biçimi dikkat edilmesi gereken önemli konularımızdan biridir.

Yaşadığımız hayatın içinde var olan bir olgu olan şiddetin ekranlara gelmesi kaçınılmaz bir unsurdur, ancak bunun özellikle kurgulanmış metinler ve görüntüler halinde ekrana getirilmesi sırasında sunuş biçimine dikkat edilmesi gerekir. Şiddete uğramış insanın bedeninin parça parça gösterilerek belli noktalarına odaklanılması, sık sık tekrar eden bu görüntüler ve anlatılan hikayeler aracılığıyla belli bir süre sonunda insan gözünde ve beyninde olağan hale gelir ve tepkisizleşmeye neden olur. Kadına yönelik şiddeti önlemeyi amaçlayan kamu spotu ya da reklam filmlerinde dahi çoğunlukla aynı kalıp bakış açısını görüyoruz. Bunların yerine, örneğin içeriklerde şiddeti uygulayanlara daha fazla yer vermek kalıpların dışında bir ifade biçimi olabilir. Bir anlamda kadın bedeni yerine, şiddeti uygulayanın afişe edilmesi ya da şiddet uygulayanların sonunda ceza görmesi, oluşturulan hikayelerin dışarıdan bir bakış yerine kadının bakış açısıyla aktarılması, en azından şiddet eyleminin normalleştirilmesi ve meşrulaştırılmasına hizmet etmeyecektir. 

Özetle, alışılagelmiş ve toplumsal olarak kanıksanmış olan erkek egemen bakış açısıyla medya içeriklerini tasarlamak, kadına yönelik tüm konulardaki bakışı ve ne yazık ki şiddeti de adeta uyuşturucu etkisi yaparak meşrulaştırma zeminine sahiptir. Erkek egemen bakışla kadını anlatmak, aynı zamanda kadının erkek karşısındaki yerini tanımlar. Bunu hem kadınlar hem de erkekler olarak fark etmeliyiz ve bizi uyuşturmasına izin vermemeliyiz. 

Kadına yönelik her türlü şiddeti önlemenin en önemli yolu elbette adalet ve eğitimdir. İlgili makamlardan bu sorumluluğu yerine getirmeleri için her gün daha fazla çaba göstermelerini bekliyoruz. Bizler de kendi çabalarımızla bu sorumluluğun bir parçası olabilir ve çözümüne katkı sunabiliriz.

1. Adalet ve eğitim talep ederek, 

2. Medyada gördüğümüz her türlü olumsuz içeriğe itiraz ederek,

3. Kadının eşitsiz, aciz ve benzeri olumsuz gösteriliş biçimlerini normalleştiren içerikleri paylaşmayarak,

4. Çocuklarımıza bu konuda doğru eğitim vererek,

5. Kadın ve erkeğin ötesinde insan olma değerlerini öne çıkararak ve her türlü şiddet dili yerine sevgi dilini yayarak,

çözümün parçası olabiliriz. 

Son söz olarak yazının başlığına bir itirazda bulunalım; kadınlar göründükleri gibi değil, oldukları ve olmak istedikleri gibidir.

Sözlerimizde hiçbir zaman şiddete değinmek zorunda kalmadığımız, yolu sadece sevgiden geçen bir dünya dileğiyle…

Yararlanılan Kaynaklar:

(1) Berger, John(2002). Görme Biçimleri, Çev.: Yurdanur Salman, Metis Yayınları, İstanbul.

(2) Sennett, Richard (2010) Kamusal İnsanın Çöküşü, Çev. Abdullah Yılmaz, Serpil Durak, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

(3) Aziz, Aysel vd.(1994). Medya, Şiddet Ve Kadın:1993 Yılında Türk Basınında Kadınlara Yönelik Şiddetin Yer Alış Biçimi. Başbakanlık Kadın Ve Sosyal Hizmetler Müsteşarlığı Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğü, Ankara.

Instagram1

Instagram2

Twitter

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*